Varoluşçuluk

Yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına yaklaşılırken Fransa'da yaygınlık kazanan varoluşçuluk her şeyden önce bir felsefe akımıdır. Konu ile uğraşanların dediklerine göre kökleri Pascal'a, Saint-Augustin'e, hatta daha da gerilerde Stoacılara, Sokrates'e uzanan bu felsefenin asıl gelişimi on dokuzuncu yüzyılda başlar. Schelling ile Kierkegaard, o zamana dek düşünürlerin üzerinde pek durmadıkları varoluş (existence), insanın varoluşu sorununa eğilirler.(...) "varoluşçuluk iki dala ayrılır:

1. Dinci (Hıristiyan) varoluşçular:

2. Dinci olmayan, Tanrıtanımaz varoluşçular

Dincilerden Jaspers ile bir ara varoluşçu adını bile benimseyen Gabriel Marcel'in, Tanrı tanımayanlardan Heidegger ile Jean-Paul Sartre'ın felsefeleri de birbirlerinden oldukça değişik, ama hepsi de insanı, insanın varoluşunun anlamını ele alır. Varoluşçulukta "insanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun rastlantılar için de oluşu, güvensizliği söz konusudur; güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, zaman içinde ve tarihselliği içinde insan, ölüme mahkum bir varlık olarak insanın varoluşu, hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği (authentique oluşu) ve bu halis olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanın kendini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklılık karşısında sahici davranışı, tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur varoluşçuluk felsefesinde. Ayrıca 'insan evreni aşabilir mi aşamaz mı ?', 'Aşarsa nereye dek varır bu aşma' gibi sorunlar söz konusudur."

Felsefedeki varoluşçuluk üzerinde böylesine durmamız bu felsefeyi tanıtmak için değil; kaynağı olduğu beslediği ya da türlü yönlerden benzediği yazın alanındaki varoluşçuluğu daha iyi sergileyebilmek içindir. Gerçekten de ikinci büyük savaşın hemen öncesinden başlayarak Fransa'da kimi yazarlar, bu felsefenin hiç de yabancısı olmadığı, modern toplumdaki insanın yalnızlığı, "saçma", umutsuzluk, bunaltı, başkaldırma, sorumluluk, dayanışma, seçme, özgürlük gibi kavramları okuyucuya yazın aracılığı ile sunarlar; yalnızca düşünceyle yetinmeyip eyleme dönük bir yazın oluşturma yoluna giderler. En tanınmışları savaş sonrası Fransız yazınını kişilikleri ve yapıtları ile derinden etkileyen Albert Camus ve Jean-Paul Satire olan bu yazarlara eleştiriciler "varoluşçu" etiketini yapıştırmakta gecikmezler. 1945'lerden sonra varoluşçuluk, geniş bir okuyucu kitlesinin el üstünde tuttuğu bir moda olur; dergilerde, gazetelerde, Paris kahvelerinde, hatta Fransa dışında tartışması yapılır. Hiçbir zaman gerçek bir varoluşçu grup oluşmadığı halde bir varoluşçu yazın akımından, daha da ileri gidilerek bir varoluşçu yazın okulundan bile söz edilir; hangi kuşaktan olursa olsun hemen her yazar yerini, birinci büyük savaşın ertesinde ortaya çıkan gerçeküstücülük gibi büyük gürültüler koparan bu yeni akıma, daha doğrusu bu yeni ortama göre belirler. 1955'lerden bu yana, yine büyük gürültülerle gelen yeni akımlar karşısında dayanamayıp etkinliğini yitirir ve yavaş yavaş sahneden çekilir.

Varoluşçuluk, bunalım dönemlerinde kendini duyuran bir umutsuzluk haykırışıdır diyenler pek çok. Bu görüşün, İkinci Dünya Savaşının tüm değerleri alt üst etmesinin yeşertip boy attırdığı Jean-Paul Sartre'ın felsefesi için de geçerli olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak bu, o yıllarda varoluşçuluğun neden Fransa'da öteki batı ülkelerindekilerle karşılaştırılamayacak ölçüde çok taraftar topladığını açıklamaz. Burada, felsefeyi bilimsel kitaplardan çıkarıp kahvehanelere götüren, sokağa indiren Jean-Paul Sartre'ın kişiliği ile çarpıcı anlatım biçiminin payı yadsınamaz; ama bir başka önemli etkenin de, yüzyıllar boyu dünyanın bölüşülmesinde sözünü dinleten, uluslararası siyasaya yön veren en büyük üç dört askeri güçten biri olan Fransa'nın birinci büyük savaştan sonra giderek eski ağırlığını yitirdiğinin açığa çıkmasının, 1940'larda en büyüklerin en küçüğü durumuna düşmesinin, önemli konularda artık kendisine danışılmayan bir ülke durumuna gelmesinin o toplumda yarattığı ortam olabileceği de düşünülemez mi?

1945-1950 yıllarının, yeni bir hümanizma getirdiğini söyleyen Tanrı tanımayan varoluşçuluğu büyük tartışmalara yol açar. Hem idealizmden, hem de materyalizmden kurtulmayı amaçlayan, ama içinde bunların her ikisinden de öğeler barındıran bu felsefe hem sağın, hem solun yıldırımlarını üstüne çeker. Sağ kesim Jean-Paul Sartre'ın gizli bir komünist olduğunu ileri sürer; sol kesim ise yıkılmak ta olan burjuvaziyi bir süre daha ayakta tutabilecek yeni payandalar aradığını. Hıristiyan varoluşçuluk onu din ve ahlak değerlerini yerle bir etmeye kalkışmakla suçlar. En şiddetli saldırılar Marksistlerden gelir. Georges Lukacs, Jean-Paul Sartre'ın girişimini idealizm ile diyalektik materyalizm arasında çıkmaza giden bir "üçüncü yol" peşinde boşuna koşma olarak niteler. Zaten en yaygın olduğu dönemde varoluşçuluğun ele aldığı sorunlar çoğunlukla Sovyetler Birliği ve komünizm olmuş, tartışmalar hep bunların çevresinde dönüp dolaşmıştır.                                                  

Ekrem Aksoy  

Yorumlar (0)Add Comment

Yorum yaz
daha küçük | daha büyük

busy
 

Kayıt - Giriş



Bunlari Biliyor musunuz?

Batılı anlamda ilk eleştiri "Namık Kemal'in "Tahrib-i Harabat" adlı eseridir.
Cumartesi, 08/23/2014 05:31
Telif Hakkı © 2014 Open Source Matters. Tüm Hakları Saklıdır.
Joomla! GNU/GPL lisansı altında özgür bir yazılımdır.