Milli Edebiyat Döneminde Saf (Öz) Şiir Anlayışı

Millî Edebiyat döneminin etkili olduğu yıllarda Yahya Kemal ve Ahmet Haşim başta olmak üzere saf (öz) şiir anlayışına uygun şiirler yazan sanatçılar da vardır. Bunlar dönemin yaygın anla­yışı olan hece vezniyle, yalın bir dille, devrin gerçeklerini, hal­kın sorunlarını dile getiren şiirler yazmak yerine, sanat değeri yüksek saf (öz) şiire yönelmişlerdir. Bu iki şairden Yahya Ke­mal, Millî Edebiyat döneminin etkili olduğu yıllarda bir başka bileşimin şairi olarak karşımıza çıkar. Temelde Osmanlıcı ve ge­lenekçidir. Onun üzerinde durduğu asıl dönem, Türklerin Ana­dolu'ya yerleşmeye başladıkları 1071 Malazgirt Zaferi'nden sonraki dönemdir. Ona göre, Malazgirt Zaferi'yle yeni bir vatan­da, yeni bir millet, yepyeni bir medeniyet doğmuştur. Bu tarih anlayışı onu Osmanlıcılıkla Türkçülüğün bileşimine götürür. Mallarme, Valery gibi Fransız ozanlarına bağlayabileceğimiz sanat anlayışını bu görüşleriyle birleştirerek neo-klasik bir şiir geliştirir. Şiirlerinde parnasizmin etkisi vardır.

 

Bu dönemde, devrin egemen anlayışının dışında kalarak izle­nimci, simgeci bir anlayışla saf (öz) şiiri geliştirmeye çalışan Ahmet Haşim ise Millî Edebiyat kapsamına alınamayacak tek şairdir denebilir. İlk örneklerini Cenap Şahabettin'de gördüğü­müz sembolist şiir, edebiyatımızda onunla en usta, en başarılı temsilcisini bulur. Bireyselliği, şiirde anlam kapalılığını ve müziksele yakın uyumu savunur. 1920'den sonra, şiirlerinde daha yalın bir dile yönelir. Şimdi bu iki şairimizin şiir anlayışını daha ayrıntılı inceleyelim.

 

Yahya Kemal Beyatlı (1884 -1958)

 

Üsküp'te doğmuş, ilk ve orta öğrenimini Üsküp, Selanik ve İstanbul'da yaptıktan sonra, 1903'te Paris'e gitmiştir. Paris'te Albert Sorel'den tarih dersleri almış; aynı metotla Osmanlı tarihini incelemeye baş­lamıştır. O sıralarda Paris, XIX. asır Fran­sa'sının henüz ihtişamını kaybetmemiş olan fikir ve sanat atmosferi içindedir. Bu atmosfer içinde, bir yandan Fransız edebiyatını öğrenirken, bir yandan da o dönemin edebî şöhretleri ile yakın dostluklar kurmuştur. 1912'de İstanbul'a dönünce, liseler­de edebiyat ve tarih öğretmenliği yapmıştır. Edebiyat hareketle­riyle yakından ilgilenmiş ve Türk şiirine yeni bir hamle getirmeye çalışmıştır.

 

Ankara'ya giderek, Millî Mücadeleye katılmış, Lozan Barış Kon­feransına müşavir olarak gönderilmiştir. Sonraki yıllarda millet­vekilliği ve elçilik görevlerinde bulunmuş, İstanbul'da ölmüştür.

 

Paris'e gitmeden önce, o yıllarda popüler olan Servet-i Fünûn şiirinin etkisindedir. O dönemde çok beğendiği şairler Tevfik Fikret, Cenap Sahabettin ve en çok da Abdülhak Hâmit Tahran'dır. Fakat Fransız edebiyatını yakından tanıyıp onu Türk edebiyatı ile karşılaştırmaya başlayınca, düşünceleri değişir.

 

Yahya Kemal, Divan şiirini parçacılık ve belirsizlik üzerine kuru­lu "yığma" bir şiir olarak görür. Ona göre "Divan edebiyatı bir taklit edebiyatıdır ve bütünlükten mahrumdur. Halk edebi­yatında da bir bütünlük yoktur. Tanzimat'tan sonraki edebi­yat da Fransa'dan gelme bir taklit edebiyatıdır ve bu taklit­çilik Servet-i Fünûn devrinde en üst düzeye çıkmıştır. Üste­lik Servet-i Fünûn şiiri, kendi zamanının Fransız şiirini de­ğil, daha önceki devirlerin Fransız şiirini taklit etmiştir ve bu apaçık bir geriliktir."

 

Paris'te bulunduğu sıralarda Fransız edebiyatında karşılaştığı saf (öz) şiirin etkisinde kalmış, kendi şiirlerini de bu şiir anlayı­şına uygun olarak yazmak istemiştir. Hatta bir dönem, Batı şi­irinin ilk kaynaklarına inmek amacıyla, bir neo-hellenizm dene­mesine de girişmiştir. Ancak yabancı ulusların geçmişi onu kendine fazla bağlayamaz ve Osmanlı tarihinin muhteşem de­virlerine döner.

 

Yahya Kemal, Millî Edebiyat hareketinin içinde doğrudan yer almadığı halde, Mehmet Akif Ersoy gibi, bu hareketi makalele­ri ile desteklemiş bir sanatçıdır. Asıl sanatçı kişiliğini şiirde gös­teren sanatçı, şiirlerinde öz ve içerik açısından Millî Edebiyatın görüşlerini yer yer benimsese bile ölçü, uyak gibi biçimsel öğelerde Divan şiirinin devamı görünümündedir.

 

Ona göre, Türk devletleri içinde, yükseliş devrinde dünyada her bakımdan medenî bir üstünlük kuran ve onu uzun süre de­vam ettiren en büyük devlet, Osmanlı İmparatorluğu'dur. Os­manlı İmparatorluğu'nun tarihi, tema olarak, millî bir edebiyatı besleyebilecek güçtedir. "Açık Deniz" şiirinden başlayarak "Akıncı", "Mohaç Türküsü", "İstanbul'u Alan Yeniçeriye Ga­zel", "Barbaros Anıtı Kitabesi", "Selîm-nâme", "Süleymaniye'de Bayram Sabahı" gibi şiirlerinde epik bir atmosfer içinde millî tarih temasını işler.

 

Bunun yanında "aşk", "ölüm", "sonsuzluk" ve Osmanlı me­deniyetinin en güzel eserlerini bağrında saklayan "İstan­bul" en çok işlediği temalar olarak dikkati çeker. Şiirlerinde Ne­dim'den sonra İstanbul'u en çok dile getiren şair odur. Çok sa­yıda aşk şiiri de yazmıştır.

 

Paris'te Fransız sembolistlerinin şiirlerine ilgi duymuştur. Fran­sız şiiriyle kurduğu yakınlık, Türk şiirine faklı bir açıyla bakma­sını sağlar. Türk şiiri ve Türkçe söz sanatlarını incelemiş; "Mıs­ra haysiyetimdir." sözüyle şiirde dizenin bir iç uyumla, musiki cümlesi hâlinde kusursuzlaştırılması gerektiğini savunmuştur.

 

Şiirlerindeki nazım şekilleri, kullanılan temalarla ilgili olarak de­ğişiklik gösterir. Tarihî temaları işleyen şiirlerinde, ağırlıklı olarak Divan edebiyatı nazım şekillerini kullanmıştır. "Ok" şiiri dışında bütün şiirlerini aruzla yazmıştır. Sağlam bir üslubu vardır. Şiirle­rinin dili ve üslûbu üzerinde büyük bir titizlik göstermiştir. Na­zım şekilleri gibi, şiirlerinin söz dağarcığı da temalara göre de­ğişir. Tarihî temaları işleyen şiirlerinde, devrin atmosferini tam olarak yansıtabilmek için, dilinin de eskileştiği, ağırlaştığı görü­lür. Diğer şiirlerinin dili ise konuşulan Türkçenin güzel örnekle­ri niteliğindedir. Türkçeye çok hâkim olan şair, Divan şiirini çağ­daş bir yorumla ele almış, Türk şiirine çok değişik bir söyleyiş getirmiştir. Aruzu Türkçeye başarıyla uygulamıştır. Türk dilini en güzel kullanan şairlerimizden birisidir. Şiirlerinde Türkçenin ahengini yaratmaya çalışmıştır.

 

Eserleri: Kendi Gök Kubbemiz, Eski Şiirin Rüzgârıyla, Rubailer ve Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş, Bitmemiş Şiirler (şiir); Aziz İstanbul, Eğil Dağlar, Siyasi Hikayeler, Siyasi ve Edebî Por­treler, Edebiyata Dair, Çocukluğum Gençliğim Siyasi ve Edebî Hatıralarım, Tarih Musahabeleri, Mektuplar-Makaleler (düzyazı).

 

Ahmet Haşim (1885 -1933)

 

Ahmet Haşim, Millî Edebiyat akımının etki­li olduğu yıllarda yaşayıp şiirler yazmasına karşın bu akımın şairi değildir, iki noktada millî edebiyatçılardan ayrılır. Bunlardan bi­rincisi şiirinin estetiği, ikincisi şiirinin içeri­ğidir. Onun şiir estetiği saf (öz) şiir anlayışı­na bağlıdır. Eserlerinde sadece kendi ru­hunun sesini yansıtmış, Türk milletinin hiç­bir millî ve sosyal problemi ile ilgili tek bir şiir yazmamıştır. Şiir dili, imge kaynakları bakımından millî özelliklere sahip değildir. Fildişi kuleye çekilen eski Yunan mitolojisindeki sanatçılar gibidir. Zira şiir dili ve im­ge zenginliği ancak uzmanların ya da şiir fetişistlerinin zevk alabileceği bir yoğunluk ve derinliktedir. Şiirinin dağarcığını oluştururken Türk halkının konuşup anlaştığı dili değil, lügati kullanmıştır.

 

Hep aynı tarz şiir yazmıştır. Şiirinde aşamalı bir değişme yok­tur. Yalnızca derinleşme ve ustalaşma söz konusudur. Şiirimize getirdiği imgeler, yeni ve özgün olmakla birlikte Türk hayal sis­teminin ve doğayı algılama ve yorumlama anlayışının bir ürünü değildir. "Çöl, göl, akşam, gurbet, daüssıla" gibi imge ve kavramlarda ısrar etmesi sanatını sınırlamıştır.

 

Oysa o devirde Yeni Lisan hareketi, yeni bir şiir dili bulmuş, he­ceyi şiirin gündemine oturtmuş, millet denen topluluğun edebi­yatını yaratmıştır.

 

Ahmet Haşim Batı şiirini, özellikle de Fransız şiirini iyi incele­miştir. Emile Verhaeren, Baudelaire, Rodenbach, Albert Sema­in, Valery, Mallarme gibi şairlerin etkisi görülür. Fecr-i Âti toplu­luğunun "Sanat şahsi ve kişiseldir." anlayışına ömrünün so­nuna kadar sadık kalmıştır. Bu bakımdan Haşim'in şiirlerinde hiçbir ideolojik, sosyal ve siyasal konu yer bulmaz.

 

Ahmet Haşim'in şiirlerinde sembolizmin etkisi vardır. Ancak onun, tam anlamıyla sembolist olduğu da söylenemez. Her ne kadar, sembolizmi bazı yanlarıyla benimsemiş, Piyale önsö­zünde bu konuda görüşler ileri sürmüşse de savunduğu ilkele­ri şiirlerinde tam olarak uygulamamıştır.

 

Ahmet Haşim'i sembolistlere bağlayan belli başlı özellikler şun­lardır: "Şiirde iç ahenge önem vermek, ruh halini yansıtan renkli doğa görünümleri çizmek, öznelci, kötümser bir dün­ya görüşü taşımak, toplum gerçeklerine ilgisiz kalmak, sık sık akşam zamanını işlemek."

 

Şiirleri belli bir anı yakalamak için çaba gösteren empresyonist (izlenimci) ressamları akla getiren Haşim'in üç döneminde, üç ayrı renge düşkünlük göstermesi ilginçtir. "Şi'r-i Kamer"lerde sarı, "Göl Saatleri'nde" kara, "Piyale'de" kırmızı renkler ağır basar.

 

Ahmet Haşim, sembolizmin çağrışım özelliğinden yararlanma­nın yanında, Türk şiirinin mecaz ve istiare sanatlarına da yas­lanmış bir şairdir.

 

Ahmet Haşim, bütün şiirle­rinde aruz ölçüsünü kullanmıştır. Heceyi "köylü vezni" diye küçümsemiştir. O dönemde aruz ölçüsü, yerini heceye bırakmış­ken ve herkes heceyle yazarken, Ahmet Haşim, aruzdan vaz­geçmemiştir. Şiirlerindeki uyak aksaklıkları ise daha çok yazılış benzerliğine aldırmamasından, uyak anlayışında da eski kural­lardan sıyrılıp bir serbestlik aramasından kaynaklanır.

 

Ahmet Haşim'in en çok kullandığı nazım birimi dörtlüktür. Ger­çi bu alanda tutucu davranmamış, birçok biçimi denemiştir. "Şi'r-i Kamer"ler mesnevi biçimindedir, soneleri vardır, üçlü, beşli, altılı dize kümelerini denemiş; hatta bunları aynı şiir için­de kullanmıştır. Biçim açısından şiirimize getirdiği önemli bir yenilik ise serbest müstezat'tır. Müstezat, bir Divan edebiyatı biçimidir. Servet-i Fünûn şairleri müstezatın ölçüsüne bağlı kal­mayıp, dizeleri istedikleri boyda, yani istedikleri ölçülerle kura­rak değişik biçimler denemiş, anlamı da beyitlerden kurtarıp şiirin bütününe yaymışlardı. Haşim bu konuda daha da ileri git­miş, her dizede başka bir ölçü kullanmış, sembolist şairlerin "vers libre" dedikleri özgür koşuk anlayışına yönelmiştir. Buna rağmen onun serbest müstezatları, yine de ölçülü ve uyaklıdır. Sonraki kuşaklar Haşim'in serbest müstezatını heceye uygula­mışlardır.

 

Ahmet Haşim'in dili çok küçük bir sözlükten oluşur. Sözcükle­rinin az olması, işlediği konuların sınırlılığındandır. Çünkü onun, konularında, benzetmelerinde, duygularında, düşünce­lerinde bir çeşitlilik bulunmaz; hep aynı şeyleri, hem de aynı sözcüklerle anlatır. Kavramları sözcüklerinden de azdır. Çünkü üç dilden (Arapça, Farsça, Türkçe) eş anlamlı sözcükler kulla­nır. Şiirlerinde "gece"nin yanında onunla anlamdaş olan "leyi" ile "şeb"i; "akşam"ın yanında "mesa" ile "şam"ı; "yıldız"ın ya­nında "necm", "kevkeb" ve "sitare"yi kullanmıştır. Kavram darlığını bu eş anlamlı sözcüklerle örtmeye çalışmıştır. İlk şiirle­rinden son şiirlerine doğru dilini sürekli arındırıp Türkçeleştirdi-ği söylenebilir. Kullandığı sözcükler genelde doğayla, kendisiyle ve kadınla ilgili olmak üzere üç kümede toplanır. Doğa ile il­gili sözcükleri ise genellikle "akşam, gece, gökyüzü, aydınlık, karanlık" çerçevesinde döner. Renk bildiren sözcüklere de çok önem verir, bu konuda bir ressam kadar duyarlıdır, iç dün­yasıyla ilgili sözcükler ise çoğunlukla üzüntü belirtir; sevinç çok azdır. Tarih, toplum, siyaset, ahlak vb. ile ilgili sözcüklerse he­men hemen hiç görülmez. Dili konuşma dili değildir. Önceleri Servet-i Fünûn etkisindeyken, zamanla bu etkiden sıyrılmış, geleneksel şiir dilinin dışında, bütünüyle kendine özgü yapay bir dil kurmuştur.

 

Milli Edebiyat Dönemi'nde saf (öz) şiir anlayışıyla yazılan şiirler:

 

Millî Edebiyat Dönemi'nde saf (öz) şiir anlayışıyla yazılan şiirlerde ahenk her şeyden önce aruzun kendine özgü kalıplanıla, uyaklarla, ses ve sözcük tekrarlarıyla, ulama, baş­ta olmak üzere kimi vezin uygulamalarıyla sağlanmıştır.

 

Bu doğrultuda şiir yazan şairler şiirde ahengi, ritmi öne çıkar­mışlardır. Şiirle müzik arasında yakın ilgiler kuran şairlerden iki­si Ahmet Haşim ve Yahya Kemal'dir. Ahmet Haşim'e göre şiir musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakındır. Yah­ya Kemal ise, "Şiir bir nağmedir.", "Şiirde nefes ve ses iki unsurdur." sözleriyle şiirle müziğin birbirine yakınlığına vurgu yapar. Bu konuda Haşim ve Yahya Kemal aynı düşüncededir.

 

Millî Edebiyat Dönemi'nde saf (öz) şiir anlayışıyla yazılan şiirleri meydana getiren birimler konusunda, tek bir yol iz­lenmemiştir.

 

Dize sayıları değişen çeşitli kümeler kullanılmıştır. Ahmet Ha­şim, "serbest müstezattan "sone"ye kadar çeşitli biçimleri kullanmış, Yahya Kemal de Divan edebiyatı nazım şekillerini kullanmakla birlikte farklı şekiller denemiştir. Yahya Kemal bi­çim konusunda çok hassastır. Bu konuda "Mısra haysiyetimdir." der.

 

Bu dönemde şiirde konu bütünlüğü sağlanmış, anlamın be­yitte veya bentte tamamlanması yerine şiirin bütününde ta­mamlanması yoluna gidilmiştir.

 

Milli Edebiyat Dönemi'nde saf (öz) şiir anlayışıyla yazılan şiirlerin teması şairden şaire değişir.

Yahya Kemal "millî tarihin şan ve şeref dolu sayfalarından gö­rüntüler sunup aşk, ölüm, sonsuzluk, İstanbul sevgisi" gibi te­malara ağırlık verirken, Ahmet Haşim "çöl, göl, akşam, gurbet, daüssıla, gece, gökyüzü, yarı aydınlık ortamlar, karanlık gibi imgeler etrafında toplumsallıktan uzak, bireysel temaları" öne çıkarmıştır.

 

Millî Edebiyat Dönemi'nde saf (öz) şiir anlayışıyla yazılan şiirlerin dili, o dönemde Millî Edebiyatçıların kullandıkları sade dilden, halk dilinden uzaktır.

 

Özellikle Haşim, zaman zaman ağır bir dille çıkar karşımıza. Buna karşın, her iki şair de özellikle de Haşim, kendine özgü bir söyleyiş biçimi oluşturmuştur. Bu şairlerin gelişmiş bir zevk­lerinin olduğu, sanat değeri yüksek şiirler yazdığı bir gerçektir. Ahmet Haşim, şiirde anlam konusunda şöyle der: "Şair ne bir hakikat habercisi, ne güzel konuşan bir insan, ne de bir yasa koyucudur. Şairin dili düzyazı gibi anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş bir dildir."

 

Millî Edebiyat Dönemi'nde saf (öz) şiir anlayışıyla yazılan şiirlerde ses ve anlam bütünleşmesi çok önemli bir yer tu­tar. Konulara göre seçilen sözcükler dolayısıyla dil farklılık göstermiş; dizelerdeki ses uyumuna özen gösterilmiştir.

ÖRNEK ŞİİRLER:

BİR GÜNÜN SONUNDA ARZU - AHMET HAŞİM

GECE - AHMET HAŞİM

MOHAÇ TÜRKÜSÜ - YAHYA KEMAL BEYATLI

AÇIK DENİZ - YAHYA KEMAL BEYATLI

Yorumlar (0)Add Comment

Yorum yaz
daha küçük | daha büyük

busy
 

Kayıt - Giriş



Bunlari Biliyor musunuz?

İlk köy şiiri Muallim Naci'nin "Köylü Kızların Şarkısı" adlı şiiridir.
Cuma, 07/25/2014 20:14
Telif Hakkı © 2014 Open Source Matters. Tüm Hakları Saklıdır.
Joomla! GNU/GPL lisansı altında özgür bir yazılımdır.